11 Ekim 2013 Cuma

Deli misin sen? Nasıl çevireceksin sayfalarca şeyi sıkılmadan?

Üniversitedeki işimden istifa ederek tam zamanlı çevirmen olmaya karar verdiğimde bir arkadaşım böyle demişti bana. Belki de haklıydı kendince. Çeviri pek çok insan için "sıkıcı" bir iş. Bir yabancı dile ve kendi dilinize hakim olmanın yanı sıra, bol miktarda sabır, konsantrasyon ve öz disiplin gerektiriyor. Herkes "Aman noolcak, ver bana bi sözlük, ben de yaparım çeviri," diye düşünür, ama işin aslı öyle değildir. Çeviri yaparken bol miktarda araştırma da yapmak zorunda kalırsınız. Daha önce duymadığınız kavramlar, yemek isimleri, kültürel alışkanlıklar ve terimlerle karşılaşır, bunların ne olduğunu anladıktan sonra kendi dilinize anlamlı bir şekilde aktarmaya çalışırsınız. Evet bu zor bir iş; ama benim için bir o kadar da zevkli. İsterseniz bana Polyanna diyebilirsiniz, kızmam:) Zaten bu sevmeden yapılacak bir iş değil. 

Tabii teknik çevirmenler için durum farklı olabilir. Ama edebi çeviri bence insanı son derece zenginleştiren, yeni şeyler öğreten bir uğraş. Bir kitabı yabancı dilde okumak ve çevirmek çok farklı şeyler. Bu işi yapmaya başladığımdan beri bana en çok sorulan sorular ve cevapları şöyle:

* Siz aslında çevirmenlik veya İngiliz / Amerikan Dili ve Edebiyatı eğitimi almamışsınız. Filolog değilsiniz. Çeviri de nereden çıktı?
İsterseniz ukala diyebilirsiniz, ama bu konuda kendime güveniyorum diyelim:) Ciddi hiçbir yayıncı, deneme metnini beğenmediği bir çevirmenle çalışmaz zaten. Dil ve yazım biraz da yetenek meselesi bence. Bol miktarda emek vermek ve sevmek gerekiyor. Bu işin eğitimini alanlara saygım sonsuz tabii ki. Özellikle mütercim çeviri yapmak son derece zor bir iş. Çevirinin artık bir bilim olarak kabul edilmesi ve üniversitelerde bölümler açılması son derece sevindirici bir gelişme.

* Önce kitabın tamamını okuyup ondan sonra mı çevirmeye başlıyorsun? Yoksa okudukça mı çeviriyorsun?
Yabancı dildeki bir metni okumak ve çevirmek apayrı şeyler. Bu benim işim olduğu ve kitabı salt keyif almak için okumadığımdan, ben okudukça çevirenlerdenim. Kelime kelime, cümle cümle, satır satır, sayfa sayfa. Benim yöntemim bu. Çünkü metni okumaya başlar başlamaz, beynim otomatik olarak o ifadenin Türkçe'deki karşılığını aramaya başlıyor.

* Bir günde kaç sayfa çeviriyorsun? Kaçıncı sayfadasın?
En sevmediğim soru bu işte. Öyle günler var ki, bazen 30 sayfa bile çevirdiğim oldu bu işe başladığımdan beri. Ama bazı günler de 3 sayfayı geçemedim. Bu metne, yazarın diline, sizin o günkü ruh halinize ve daha bir çok şeye bağlı olan bir durum. Eğer son derece yalın bir dille yazılmış bir çocuk kitabıysa çevirdiğim, sayfalar akar gider. Fakat bir paragrafın bol betimlemeli tek bir cümleden oluştuğu bir roman çeviriyorsam, Allah yardımcım olsun der, eve kapanır, asosyal bir döneme girer, sevdiklerimden bol miktarda anlayış bekler, arada arıza yapar, sonra tekrar hız kazanıp bir gayretle devam ederim.

* Hiç kendi kitabını yazmayı düşündün mü?
Düşünmez miyim hiç? Tabii ki düşündüm. Hatta başladım bile. 100 sayfayı aşan bir roman taslağım var. Çevirilerden zaman kalırsa inşallah bir gün bitirir ve yayınlarım. Aslında çeviri yapmak ve yazmak birbirinden çok farklı şeyler değil. Çeviri yaparken, o metin başka bir dilde daha önce yazılmış olsa da, siz kendi dilinizde baştan yazıyorsunuz. Ben bu açıdan çok şanslı olduğumu düşünüyorum; çünkü farklı yazarların çeşitli eserlerini çevirdikçe, türlü yazım ve anlatım teknikleriyle karşılaşıyorum. Umarım bir gün benim de romanlarım farklı dillere çevrilir.