28 Ekim 2013 Pazartesi

Betimlemenin Dozu

Şüphesiz ki betimleme, yazıda çok önemli bir unsur. Yazarın okuru hikâyenin içine çekmek için kullandığı en önemli koz belki de. Kurgu sağlam da olsa, betimlemelerin zayıf olduğu bir düz yazı sıkıcı olurdu. Ancak  bunun da bir ayarı var. Kaş yaparken göz çıkarmamak, betimleme yapmak uğruna her cümleyi gülünç bir hale sokmamak gerekiyor bence. 

İsim vermeyeceğim, ama şu aralar piyasada çok satan bir romanı okurken, daha doğrusu okumaya çalışırken sık sık durup, "Hayır, yazar bunu yazmış olamaz," diyorum. Çünkü roman "Tren geceyi ağlayarak eziyordu", "Bana bulutlardan pamuk şekeri yapar mısın sevgilim?" ya da "Geçmişin en güzel tarafı geçmiş olmasıdır" gibi betimlemelerle dolu. Gerçekten abartmıyorum. Sosyal medyada bazı okurların "Ağlayarak okudum," yorumlarını gördükçe, kendimde bir terslik olduğunu düşünmeye başladım... İnanın bana, piyasadaki bütün çeviri romanlar, Türkçe yazılmış olan bu romandan daha akıcı!

Lisedeyken çok sevdiğim bir İngilizce öğretmenim "Show, don't tell" derdi. Yani yazarken kuru bir anlatım tarzı seçmek yerine, okuyanı kendini o hikâyenin  bir parçası gibi hissetmesi için mümkün olduğunca etkili bir anlatım tarzı benimsemek gerektiğini vurgulamaya çalışırdı. Aslında kurgu ve betimleme, usta bir şekilde yapıldığı sürece, yazı absürd öğeler de taşısa bile, o metni bir klasik haline getirebiliyor. Tıpkı Franz Kafka'nın "Dönüşüm" adlı uzun öyküsünde, bir sabah böcek olarak uyanan Gregor Samsa karakterinin yaşamı gibi... Kafka bu kadar gerçek dışı bir hayali bile o kadar ustaca anlatmış ki, insan "Yok artık, bu kadar da olmaz," demeden okuyabiliyor metni. Okumakla kalmıyor, kendine ve yaşamına yabancılaşan bu adamın trajedisine de tanık oluyor. Yani betimlemelerin bir işlevi, üstlendikleri bir görev var. 

Ancak şu aralar okuduğum bu "çok satan" romandaki betimlemeler, ne yazık ki kalıp kısa mesaj şablonlarından derlenmiş manilere benziyor. "Trenin ağlayarak geceyi ezdiği" bu serüvene bakalım ne kadar dayanabileceğim?