10 Mayıs 2014 Cumartesi

E-Postalar Cevaplanmak İçindir

İki ayrı üniversitede çalıştığım yıllar boyunca sayısız saçma ve sonu hiçbir yere varmayacak olan e-postalara cevap verdim. Bazen güldüm, bazen sinirlendim, bazen de soruyu yöneltenin zeka seviyesine üzülüp, fazla bir şey beklememem gerektiğini gördüm. Ama yine de, bıkmadan ve usanmadan hepsine cevap verdim. Evet bu benim işimin bir parçasıydı. Sık sık, "Kaç puanlan alıyonuz? Benim notlar düşüq ama burs war diil mi?" şeklindeki sorularına cevap verdiğim için kendimi enayi gibi hisseder ve zaman kaybettiğimi düşünürdüm. Ama yine de insanları havada bekler pozisyonda bırakmazdım. Çünkü birini cevapsız bırakmak, onu yok saymaktır.
Ne yazık ki bu yayıncılık sektöründe çok sık tekrarlanan bir davranış örneği. Editörlerin nasıl bir iş yoğunluğu içinde çalıştıklarını biliyorum. Ama günde 15 dakikalarını şu görmek istemedikleri e-postalarına ayırsalar, ne kadar çok hayır duası alabileceklerinin farkında değiller. Kim bilir; belki de aralarında bugüne kadar hiçbir deneme çevirisi reddedilmeyen ve gelecek vaat eden bir çevirmenin başvuru dosyası da gizlidir!
En sinir olduğum şey de, yazışma trafiği başladıktan sonra, siz karşı taraftan cevap beklerken iletişimin nedensiz yere bıçak gibi kesilmesi... Kardeşim sorun nedir? Kitabı çevirtmekten mi vazgeçtiniz? Yayın haklarında bir sorun mu çıktı? Daha ucuz çalışacak başka bir çevirmen mi buldunuz? Benimle yazışan editör işten mi ayrıldı? Sorun  nedir?! Yanıt: Kocaman bir sessizlik.
Birkaç ay önce Murat Yalçın'ın editöre e-postalar adlı kitabını zevkle okumuştum. Kendisine gelen bin türlü saçma ve komik e-postayı derlemişti bu kitapta. Bazıları gerçekten de, "Bu da yazılır mı ya?" dedirtecek cinsten. Fakat ben böyle e-postalar yazmadığımdan adım kadar eminim:)
Sanmayın ki bana geri dönmeyen yayınevlerinin hepsi de dünya klasikleri basıyor... Aralarında son derece lokal olan butik yayınevleri de var. Bastıkları kitapları kitap fuarındaki stantları dışında hiçbir kitabevinin rafında görmediğim bu yayıncılar, bir istiridye gibi kabuklarına çekilmiş halde çalışıyorlar. Bu kitapları kim alıp okuyor onu da bilmiyorum.
Neyse... "Ne takıyorsun?" diyebilirsiniz. Taktığım yok ama şaşırıyorum. Çevirmenler yayıncılık sektörünün görünmez kahramanları olarak en azından kendilerine bir iki satır da olsa cevap yazılmasını hak ediyorlar çünkü. Onlardan gelen mesajları, "Bu serinin dewamı ne zaman çıkçakk? Çok pahalı olmasın ama alamıyoz!" türevinde güzide okur mesajlarından farklı bir yere koymak gerekiyor kanımca... Çünkü çevirmenler yayınevlerinin iş ortakları. İşin belki de en büyük sorumluluk içeren kısmını üstlenen silahşörler... Dürüst olmak her zaman en iyisidir. Yaz kardeşim, reddet, ama iki satır yazıver. Hatta birkaç şablon da önereyim bu vesileyle:
"Şu anda çevirmen kadromuzda boşluk yoktur. Sizi çevirmen havuzumuza ekledik. Uygun bir çeviri olduğunda irtibata geçeriz."
"Sizden daha düşük ücretle çeviri yapacak bir arkadaşla anlaştık. Ne yaparsınız, piyasa koşulları bizim de elimizi kolumuzu bağlıyor."
"Başvurunuz için teşekkür ederiz. Ancak biz en az 5 yıl deneyimli çevirmenlerle çalışıyoruz." (Aksilik olmazsa 5 yıl sonra da bu işi yapacağımı ve çok daha deneyimli olacağımı bildiğimden, o zamana görüşürüz şekerim. Bakalım o zaman da ben size programımda yer açabilecek miyim?!)
En kötüsü de ne biliyor musunuz? Bir kitapla ilgili yazışmaya başladıktan sonra iletişimin bıçak gibi kesilmesi. Bu durumu İzmir'deki bir yayıneviyle yaşadım. Hatta bir ara kapandıklarını bile düşünmeye başladım. Kitap fuarında stantlarını görünce gidip bir iki çift laf etmek geldi içimden ama, sonra değmeyeceğine karar verdim. Vardır bunda da bir hayır.
Ha bu arada merak etmeyin, işsiz filan kalmadım, elimde üzerinde çalıştığım aslanlar gibi bir klasik romanım, bir de sırada bekleyen ve çok ses getiren bir kitap daha var. Cevap vermeyenler kendileri düşünsün:)