23 Aralık 2013 Pazartesi

"Bir Günün Nasıl Geçiyor?"

Evden çalışmaya başladığımdan beri bana en sık sorulan soru bu. Çünkü "dışarıda" çalışan herkes sabahın köründe işe yetişme telaşıyla yollara düşerken, üstüne-başına, saçına-makyajına dikkat ederken, benim saat 11'de kalktığımı, saçımı fıskiye şeklinde topuz yapıp 12'ye kadar pijamalarımla gazete okuduğumu, sonra oturup 1 saat çeviri yaptığımı, sonra "çalışmayan" başka bir arkadaşımla buluşup laklak ettiğimi, kahve içip fal baktığımı ya da altın gününe gittiğimi filan sanıyor galiba... İçiniz rahat edecekse söyleyeyim, evden çalışmak hiç de böyle bir şey değil arkadaşlar. Merak etmeyin, ben de 12 sene boyunca "dışarıda" çalışan biri olarak, sizin yaşadıklarınızı yaşadım ve sizi anlıyorum. İsterseniz, bir günümün nasıl geçtiğini sizler için özetleyeyim:

Telefonumun alarmı sabah 07.00'da çalıyor. Kabul ediyorum, erteleme düğmesine basıyorum. Ama en geç yedi buçukta ayaktayım. Tabii önceki gece 3'e kadar çeviri yaptıysam, uyuma jokerimi kullanıp dokuzda kalkabiliyorum. Sanırım bu kadarına kızmazsınız:)

Hızlı bir duş alıp giyiniyorum. Ama eşofman değil. Gevşememek ve rehavete kapılmamak için gerçekten gündelik bir şeyler giyiyorum. Neyse ki takım elbise ve topuklu ayakkabı giymek zorunda değilim:)

Kahvaltı edip kahvemi yapıyorum. Bu arada eşimi uğurlamış oluyorum. Eğer erken kalktıysam saat 08.30 oluyor. Eğer dokuzda kalktıysam kahvaltıyla vakit kaybetmeyip bir tost yapıyorum.

Bilgisayarın başına geçiyorum. Önce maillerime bakıyorum. Sonra başlıyorum çalışmaya. Bilgisayarımda bir word belgesi, eğer dijital bir belgeden çeviri yapıyorsam bir pdf ve en az 3 tane sözlük açık oluyor. 

Ekran görüntüsü buna benziyor. Solda orijinal metin, sağda ise benim çevirim...


Bu iki belge arasında gidip gelerek ve anlamları kontrol etmek için gerektiğinde sözlüklere başvurarak, bazen de argo bir kelimenin karşılığını bulmaya çalışarak devam ediyorum. 

Bu arada sosyal medya dürtmeleri, arkadaşlarımdan gelen mesajlar ya da telefonlar araya giriyor. Fakat ev telefonunu bazen fişten çekiyorum. Çünkü sevdiğim insanlar acil bir şey olursa bana cepten ulaşabilirler, ama çalışırken sigara bırakma hattından aranmaya tahammülüm yok... 

Saat 1'de karnım guruldamaya başlayınca mutfağa gidip kendime mikrodalgada bir şeyler ısıtıyorum. Yalnızca yemek yerken televizyonu açıyorum. Sonra oyalanmadan yine masa başına geçiyorum.

Tabii bu arada sabahtan çamaşır makinesini kurmuşsam, "biippp biipp bippppp" sesiyle irkiliyorum. Gidip çamaşırları boşaltıp asıyorum. Şöyle bir evi topluyorum. 

Öğleden sonra mesaime saat dört gibi bir çay içerek ara veriyorum. Bu arada çok yorulmuşsam, kafamı boşaltmak için kısa bir yürüyüşe çıkıyorum. 

Eve gelince, yemek yapmam gerektiğini hatırlıyorum... Hemen gidip lenslerimi takıyorum. Malzemeleri daha iyi görmek için değil, soğan gözümü yaktığı için:) Çabucak bir şeyler ayarlayıp yemeği ocağa koyuyorum. Bu sırada biraz mesai saatinden çaldığım için kendimi suçlu hissediyorum. 

Bakıyorum saat altı olmuş bile. "Off" diyorum. Oysa bugünle ilgili ne kadar çok planım vardı. Pilates yapacaktım, kuaföre gidecektim, ne zamandır merak ettiğim şu sanat galerisine gidecektim, ne zamandır ektiğim veya arayamadığım filanca arkadaşımı arayacaktım... Serotonin seviyemi arttırmak için iki kare bitter çikolata yiyorum. Sonra da bu hareketim beni 5 kilo verme hedefimden uzaklaştırdığı için vicdan azabı çekiyorum. 

Son bir gayretle tekrar masa başına geçiyorum. Eşim gelmeden önceki bu son bir saat çok değerli. Çünkü eve gelince "Bırak artık şu çeviriyi, gel iki laf edelim" diyeceğini biliyorum. 

Akşam yemeği yiyoruz. Sonra bulaşık makinesini boşaltıp kirlileri yerleştiriyorum. Genelde film kanalını açıp başına geçiyoruz. Eğer film beni sarmazsa, çaktırmadan yine dizüstü bilgisayarımı kucağıma alıp gizlice çeviri yapıyorum. Ya da kitap okuyorum. Artık gürültüde de çalışmaya alıştım. 

Sonra bilgisayarın şarjı bitiyor. Bu sırada benim de şarjım artık teklemeye, gözüm kapanmaya başlıyor. Bir bakmışım ki divanda uyukluyorum...

Bu arada eşim sitem ediyor... Neden arkadaşlarımızı, büyüklerimizi eve daha sık çağırmıyoruz? Neden yemek daveti vermiyoruz? Neden eskisi kadar gezmiyoruz? Neden'le başlayan bir sürü soru soruyor. "Vaktim yok" demeye utanıyorum. Çünkü başkalarının gözünde ben hep "evdeyim"...

İşte böyle... Yine de işimi çok seviyorum. Fakat hayatı boyunca hiç çalışmamış olan akça pakça, tonton bir teyze, "Peki bir daha hiç dışarıda sabit bir işte çalışmayacak mısın?" diye sorunca çıldırıyorum. İnsanlar nedense tek başınıza bir şeyler yapmaya başlayınca yaptıklarınızın daha görünür olmasını bekliyorlar. Sanki dışarıda çalışırken kendilerine aylık rapor tebliğ ediyormuşum gibi... O zaman kimsenin aklına gelmeyen sorular şimdi ardı ardına sıralanıyor... 

İşte benim bir günüm böyle geçiyor...